Dijitalleşmeye Rağmen Ayakta Kalabiliriz

Tam da bugün durduğumuz yerde kendimize sorduğumuz şu: “Her şeyi otomatize etmek adına çabalayıp durduğumuz bu dönemde, otomasyon hızına rağmen nasıl ayakta kalacağız?”


Dijitalleşiyoruz; içinde bulunduğum Y kuşağı ile başlayan ve diğer kuşaklarda hız kazanacak bir biçimde dijitalleşiyoruz. Birçok açıdan çoğumuzu heyecanlandıran gelişmelere tanıklık ediyor olmanın yanı sıra; yakın çevremin ve iş arkadaşlarımın aynı endişeyi taşımaya başladığını fark ettim: “Sahip olduğum becerilerin otomatize edilebildiği noktada, yarın meslek sahibi olabilmem için neyi öğrenmem gerekiyor?”

Yani, “Böylesine bir dijitalleşmenin içinde, beni hala kayda değer kılan şey ne olacak?”

Geçtiğimiz yıl kendime de sormaya başladığım bu soru; insana dair, otomatize edilmesi pek mümkün görünmeyen, şartlar ne yöne evrilirse evrilsin beni güçlü kılacak kavramlara odaklanmamı sağladı. Bugünün şartlarıyla yorumlayabildiğimiz yakın gelecek için net öngörüler ortaya koymak mümkün olmasa da, insanın doğası gereği sahip olduğu pek çok özelliğin, onu hala güçlü kıldığını söylemek mümkün.

Bu gücü muhafaza etmenin tek yolu ise, otomatize edilemeyecek bu becerileri olabildiğince parlatmaktan geçiyor.

 

İletişimin Her Parametresini Kavramış Olmak

Türkiye’de 7,5, Amerika’da 12 saat olduğu bilinen günlük medya kullanım sürelerine bakıldığında, iletişim becerilerinin “dikkat çekmek ve fark edilmek” adına ne denli önemli olduğu gözlemlenebiliyor. Bu becerinin sınırlarını tanımlamak mümkün olmasa da, iletişimin temeli gerçekliğinden tereddüt edilmeyen bir hikaye ile oluşuyor. Somut ve soyutu bir arada -adeta bir bütünmüş gibi- sunan ve bunu retorik kurallarıyla yapan hikayeler; reel hayatın bir tür yansıması olması niteliğiyle, insan üzerindekini etkisini asla yitirmiyor.

Anlatım ve aktarımı otomatize edebilmek adına pek çok çalışma yapılıyor olsa da samimi ve etkileyici iletişimin otomatize edilebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Tam da bu sebeple; anlatacağı olan, anlatacağı kitleyi dinleme ve duyma becerisi edinmiş, anlatacağı konuda “nasıl”a erişmiş birinin elde ettiği avantajı yadsıyamayız.

 

Kendi İçeriğini ve Mevzunu Yaratmak

Güçlü bir temelde biçimlenmiş bilgi birikimi, içinde bulunulan sektörün dinamiklerine hakimiyet ve bu hakimiyet ile doğal olarak kazanılmış bir iç görüye ve bakış açısına sahip olmak; arama motorları ile bulunamayacak bir şeye sahip olmak anlamına geliyor. Bilgiye erişmek, o bilginin bugün ve yarın nasıl şekilleneceğine yönelik dinamikleri bilmekten çok farklıdır. Dolayısıyla bilgi ne kadar ulaşılabilir olsa da, bilginin günümüzde ve gelecekteki karşılığını bilmek asla değer kaybetmeyecektir.

Bu noktada otomasyonun önünde duracak olan, uzmanlık ve uzmanlığı ileriye taşıyabilme kombinasyonudur. Bu kombinasyon, kişiye “kendi mevzusunu yaratma” şansıyla gelecektir.


Duygusal Kimliği Tanımlayabilmek

Nörobilimci Antonio Damasio’nın, “Descarte’s Error” kitabında, “Seçenek setlerimiz mantıkla şekilleniyor olabilir, fakat aksiyon almamıza yol açan unsur duygudur.” ifadesinden anlaşılacağı üzere, insanın her türlü tercih mekanizmasının başrolünde duyguları bulunur. Peki bu bilgi insanı, makinelere karşı nasıl daha güçlü kılabilir?

İnsanoğlunun, makinelere kıyasla, en büyük güçlerinden biri; bir kişinin, topluluğun ya da organizasyonun duygusal karakterini anlama yeteneğidir. Alacağı aksiyonlara duyguları ile karar veren insanın, duygusunu tanımlama ve yorumlama kabiliyeti yine başka bir insana ait olacaktır. Bu anlamda yeterlilik; analiz ve aksiyon denkleminde yer alan duyguları tanımlayabilmektir. Bu yeterliliğin tamamlayıcıları ise doğru zamanda müdahale etmek ve ikna kabiliyetini devreye sokarak yönlendirici olabilmektir. Kişileri onlarda “duygu uyandırarak” harekete geçirebilen biri, organizasyonun en önemli ögesi haline gelecektir.


“Öğretme”nin Organizasyondaki Önemini Fark Etmek

Makinelerin, öğretme simülasyonuna katkısı tartışılmaz derecede önemli olsa da, “ticari organizasyonlarda öğretme” organizasyonun parçası olan bireylerin gelişim süreçlerini anlamayı gerektirir. Bu noktada takım liderleri ve koçların önemi ön plana çıkar.

Organizasyondaki kilit yatırımın “insan” olduğunu fark etmek ve insan odağında doğru bir “öğretme mekanizması” yaratabilmek, başarıyı garantileyebilmek adına çok önemlidir. Bu süreçlerin tamamında, organizasyondaki bilgi ve beceri eksiklerini/boşluklarını belirleyebilen ve bu boşlukları doldurma hedefiyle çalışan ve “öğretme mekanizması”nın gücünden beslenen iyi lider ve lider adaylarına ihtiyaç vardır. İnsan, makinelere kıyasla, bu boşlukları belirleme ve doldurma konusunda çok daha etkili güçlere sahiptir.

 

“Network Kurucusu” Olabilmek

1973’te, “Zayıf bağların güçlü etkisi”ni konu alan bir makale yayımlayan Mark Granovetter ve Harrison White; özetle herkesin güçlü ve iyi bağlantılara sahip olduğunu öne sürdü. Bu açıdan bakıldığında, network’lerini -zayıf, güçlü ayırt etmeksizin- geniş kılabilenlerin, yani “network kurucusu” olarak bilinenlerin avantajı yadsınamaz.

“Değer”ini kişisel gözle yargılamadan, fazla sayıda bağlantıya erişme isteğine ve becerisine sahip olanlar, aynı zamanda koşullardan bağımsız seçeneklere de sahip olacaktır.


Etik Odağından Ayrılmamak

Etiğin yargı kapasitesinin önemi, dijitalleşme sürecinin her geçen yılında, daha hararetli bir tartışma konusuna dönüşüyor. Bu konuda yapılan pek çok deney, etik bir pusulanın otomatize edilemeyeceğini kanıtlıyor.

İnsan becerileri makinelere uyarlanmaya çalışıldıkça, organizasyonun karşı karşıya kalacağı ahlaki ikilemleri görebilen ve bunları benimsemekte gecikmeyip aksiyon alabilen liderlere sahip olmanın önemi de artacaktır. Yetkinliğinin sınırları her geçen gün yeniden tanımlanan makinelerin aksine güçlü ahlaki değerlere sahip olmak; yarın da en çok aranan nitelikler arasında olmaya devam edecektir; hem de çok daha öncelikli biçimde.